Değişmek veya Değişmemek

Sürekli devinim halinde olan yerkürenin az bilen, çok konuşan, tutuculuğu kararlılık zanneden nice sakinleri arasında gelişmelere ve değişimlere açık yaşamak zordur.  Değişmek yaşamın doğasında vardır. Beyinlerinin ne zaman ve nasıl yıkandığının farkında bile olmayan yerkürenin tutucu sakinler sürekli değişen mevsimleri, günleri ve geceleri gördükleri halde bir insanın düşüncelerinin değişmesini algılayamaz ya da kabullenemez. Yerinde saymak, hep aynı noktadan aynı yere bakmak, aynı manzarayı görmek tutuculuktur. Sabit kalınan yerden bir başkasının neden değişim halinde olduğunu anlamak güçtür.


Peki, İnsanlar Neden Değişir, Değişim Kötü Müdür?


İnsanlar gün gelir belli bir süre savunduğu fikirlerin sorunlu yanlarını fark eder değişir. Durumlara etki altında, yanlış taraftan ya da önyargılı baktığını fark eder değişir. Değişim birden bire olmaz, insanlar yavaş yavaş değişir.  Dalda açan bir çiçeğin meyveye dönüşmesi gibi değişir. Dünya gerçekleri, ülke gerçekleri değişir, kişiler kendini, davranışlarını, fikirlerini yeniden değerlendirir ve mantığına uyan, günün gerçekleriyle, ülke menfaatleriyle örtüşen yeni hedeflere doğru yürümek için değişir. Ya da hiçbir şey olmaz, insanlar yenilenmek,  olaylara, durumlara farklı bir açıdan bakmak, yaşamına deneyim katmak, yeni dengeler kurmak için konumunu, bakış açısını ve düşüncesini değiştirir. Bir insan gün olur tanıdığı, sevdiği birinin rahatsız edici, nezaketsiz yönlerini geç fark etmesi ya da birbirine zıt fikirlerin bunaltıcılığı, bunların yaşam enerjisini azaltması, ortak noktaların yokluğu gibi nedenlerle değişir, yeni arayışlara girer. Bir gün puslar dağılır ve sadece bağımlılığa dönmüş sevgi nedeniyle görülemeyen, görülmek istenmeyen gerçekler görülmeye başlanır, kişi artık değişir. Değişmek gerektiği için, değişmek istediği için değişir.


Aynı Kalmak Bazen İhanetin Ta Kendisidir


Sınırlı düşünceler içinde, dar bir alanda uyuşmuş bir şekilde yaşayanlar ve belki değişimlerden korkanlar değişenleri ve uzaklaşanları sert bir şekilde yargılar.  Nedenlerini anlamaya çalışmak yerine değişimleri doğrudan ihanet olarak etiketleyenler de çıkar. Asıl ihanet fark edilen bir gerçeği yok saymak, aynı söylemleri devam ettirmek, artık orada olmak istemediği halde gidememek, kalmaya devam etmektir. Yürünecek yolları olduğu halde yola çıkamamak, yürüyememek, söyleyecek sözleri olduğu halde söyleyememek kolay telafi edilemez ya da telafi edilecek zaman bulunamaz. İşte bu yüzden aynı alanda dönüp durmak, susmak, kalmak, kaç günlük ömrünün kaldığını bilmeyen insanın kendisine yaptığı bir ihanettir. 


Davranışlar, duruşlar, düşünceler çıkar ilişkilerini, alışkanlıkları sürdürmek ya da bir başkasını mutlu etmek için sabit kalıyorsa, bu sabitlik artık iç dünyada kıpırtılara neden olmaya başlamışsa değişimin zamanı gelmiş demektir.  Dileyen fazla beklemeyip yalnız kalmayı ve suçlanmayı da göze alarak, kendine inanarak yolunda yürümelidir. Yani demem o ki, değişmek isteyen değişmelidir.


Değişimlerinizin, yeni adımlarınızın hepinizi huzura ulaştırması dileğiyle…
 

 

Yazarın Diğer Yazıları

Değişmek veya Değişmemek

Sürekli devinim halinde olan yerkürenin az bilen, çok konuşan, tutuculuğu kararlılık zanneden nice sakinleri arasında gelişmelere ve değişimlere açık yaşamak zordur.  Değişmek yaşamın doğasında vardır. Beyinlerinin ne zaman ve nasıl yıkandığının farkında bile olmayan yerkürenin tutucu sakinler sürekli değişen mevsimleri, günleri ve geceleri gördükleri halde bir insanın düşüncelerinin değişmesini algılayamaz ya da kabullenemez. Yerinde saymak, hep aynı noktadan aynı yere bakmak, aynı manzarayı görmek tutuculuktur. Sabit kalınan yerden bir başkasının neden değişim halinde olduğunu anlamak güçtür. Peki, İnsanlar Neden Değişir, Değişim Kötü Müdür? İnsanlar gün gelir belli bir süre savunduğu fikirlerin sorunlu yanlarını fark eder değişir. Durumlara etki altında, yanlış taraftan ya da önyargılı baktığını fark eder değişir. Değişim birden bire olmaz, insanlar yavaş yavaş değişir.  Dalda açan bir çiçeğin meyveye dönüşmesi gibi değişir. Dünya gerçekleri, ülke gerçekleri değişir, kişiler kendini, davranışlarını, fikirlerini yeniden değerlendirir ve mantığına uyan, günün gerçekleriyle, ülke menfaatleriyle örtüşen yeni hedeflere doğru yürümek için değişir. Ya da hiçbir şey olmaz, insanlar yenilenmek,  olaylara, durumlara farklı bir açıdan bakmak, yaşamına deneyim katmak, yeni dengeler kurmak için konumunu, bakış açısını ve düşüncesini değiştirir. Bir insan gün olur tanıdığı, sevdiği birinin rahatsız edici, nezaketsiz yönlerini geç fark etmesi ya da birbirine zıt fikirlerin bunaltıcılığı, bunların yaşam enerjisini azaltması, ortak noktaların yokluğu gibi nedenlerle değişir, yeni arayışlara girer. Bir gün puslar dağılır ve sadece bağımlılığa dönmüş sevgi nedeniyle görülemeyen, görülmek istenmeyen gerçekler görülmeye başlanır, kişi artık değişir. Değişmek gerektiği için, değişmek istediği için değişir. Aynı Kalmak Bazen İhanetin Ta Kendisidir Sınırlı düşünceler içinde, dar bir alanda uyuşmuş bir şekilde yaşayanlar ve belki değişimlerden korkanlar değişenleri ve uzaklaşanları sert bir şekilde yargılar.  Nedenlerini anlamaya çalışmak yerine değişimleri doğrudan ihanet olarak etiketleyenler de çıkar. Asıl ihanet fark edilen bir gerçeği yok saymak, aynı söylemleri devam ettirmek, artık orada olmak istemediği halde gidememek, kalmaya devam etmektir. Yürünecek yolları olduğu halde yola çıkamamak, yürüyememek, söyleyecek sözleri olduğu halde söyleyememek kolay telafi edilemez ya da telafi edilecek zaman bulunamaz. İşte bu yüzden aynı alanda dönüp durmak, susmak, kalmak, kaç günlük ömrünün kaldığını bilmeyen insanın kendisine yaptığı bir ihanettir.  Davranışlar, duruşlar, düşünceler çıkar ilişkilerini, alışkanlıkları sürdürmek ya da bir başkasını mutlu etmek için sabit kalıyorsa, bu sabitlik artık iç dünyada kıpırtılara neden olmaya başlamışsa değişimin zamanı gelmiş demektir.  Dileyen fazla beklemeyip yalnız kalmayı ve suçlanmayı da göze alarak, kendine inanarak yolunda yürümelidir. Yani demem o ki, değişmek isteyen değişmelidir. Değişimlerinizin, yeni adımlarınızın hepinizi huzura ulaştırması dileğiyle…    

Sudan Sebepler, İnkâr ve Sorun

Şiddete meyilli, uyumsuz, mantıklı düşünme gücü düşük insanlar canlılar dünyası içinde insan olmanın onurlu farkını yok sayarak içindeki yıkıcı duygularını denetlemek yerine sudan sebeplere sığınarak her fırsatta can yakıyor, can alıyor. Eğlenmek amacıyla bulunulan ortamlarda bile o sudan sebepler hemen hazır.  Her gecen gün vuku bulan olayları duyduğumuzda, şahit olduğumuzda şaşıp kalıyoruz. Neden böyle, neden bu kadar tahammülsüz ve düşüncesiz davranıyor bazı insanlar?   İncir çekirdeğine sığmayacak konuları bahane edilmesi yaralanma veya ölümle sonuçlanabiliyor. Geçtiğimiz haftalarda duyduğum bir haber sizlerin de gözünden kaçmamıştır. Mesele, lunaparkta, eğlenmek için binilen çarpışan arabalardaki havadan nem kapmaya hazır bir kişinin kendine çarpan diğer kişiye “neden çok çarptın?” diyerek öfkelenmesi. Bu vakada sopalı, bıçaklı kavganın ardından yaralı hastaneye kaldırılıyor, yaralayanlar da gözaltına alınıyor. Peki, ne oldu? Neden çaptın diye soran, sorun çıkarmaya hazır şahıs ne kazandı? Magandalık statüsü mü yükseldi? Eğer yükseldiyse böyle bir statü onu ne kadar idare eder? Bir gün, su yolunda kırılan testi misali, sözde statüsünü yükseltmek isteyen bir başkasıyla dalaşıp hiç yoktan canını kaybedebilir. Yine geçtiğimiz haftalarda vuku bulan bir başka olayda alınan önlemler gereği bir minibüs şoförünün maske takma konusunda uyardığı birkaç yolcu şoförün kafasını bıçaklıyor. Olayın haberini yapan gazeteler, haber kaynakları şoförü bıçaklayan grubun alkollü olduğunu belirtiyor. Bir kez daha görülüyor ki şişede durduğu gibi durmuyor alkol. Gereksiz bir cesareti tetikleyen, düşünce, algılama, karar verme gücünü azaltan alkol yerine su içilseydi görevinin başında olan, hizmet için yollarda olan bir masum şoförün böyle sudan sebeplerle canı yanmazdı. Ormanda Değil Toplum İçinde Yaşıyoruz Salgın söz konusu olduğunda hiç kimse “özgürlüğümü kısıtlayamazsın, sana ne” diyemez. Toplum içinde yaşıyorsa hiç kimse ”toplumdan bana ne” dememeli, ormanda tek basına yaşamadığını, kendi kanunları olamayacağını unutmamalı. Almanya’da ve başka ülkelerde salgını önleyebilmek, azaltabilmek, can kayıplarını en aza indirebilmek amacıyla alınan önlemleri protesto etmek için yürüyüş yapan, bu yürüyüşler sırasında sosyal mesafeyi hiçe sayan, maske kullanmayan kişilerin varlığını görüyoruz. Komplo teorilerinin cazibesine kapılan,  virüsün varlığına ya da zararlı olduğuna inanmayan bir grup, toplumun diğer kesiminde şüphelere yol açabiliyor. Bunu yapmaya kimsenin hakkı olduğunu düşünmüyorum. Bazı kişilerin virüs varlığına inanmıyor olması virüsün varlığını ve bulaşıcılığını etkilemiyor. Virüs bulaşmaya, canlı hücreler içinde üremeye ve çevreye dağılmaya devam ediyor. Her gün kendi ülkemizde yapılan testlerin sonuçlarını ve açıklanan hasta sayılarını görüyor, öğreniyoruz. Hala “inanmıyorum “diyenler bu rakamların uydurulmadığını, o hastaların hayal ürünü değil gerçek olduğunu ne zaman kabul edecek? Riske Atma, Risk Alma Çeşitli bahanelerle kalabalık ortamlara girilmesi, kalabalık misafir kabul edilmesi, misafirliğe gidilmesi,  yemekler, kutlamalar düzenlenmesi virüsün yayılmasını kolaylaştırıyor, hasta olanların sayısını artırıyor. Sebep: mesafenin korunamaması, doğru maske kullanımının ihmal edilmesi.  Bu davranışların doğru olmadığı söylendiğinde kişilerin arkasına sığındıkları “ama duş alıp gelmişler, bir şey olmaz” şeklindeki bahane komik. Salgın ve koruma yolları hakkında aylardır her kaynaktan sürekli bilgi verilmesine rağmen hala böyle bir bahaneye sarılıp başkalarını riske atmaya devam edenlerin, risk almaya hazır hale gelenlerin sayısı çok.  Koronavirüsün hava yoluyla bulaştığını hala anlayamamışlar demek ki.  Bir kişi her saat başı duş da alsa eğer vücudunda virüs varsa ağız ve burun boşluğunda bulunmakta. Virüs taşıyan bu kişiler asemptomatik olsa da yani belirti vermese de konuşurken, bağırırken, şarkı söylerken, öksürüp hapşırırken bulunduğu ortamda havaya virüs yaymaya devam edecektir ya da bunların hiçbiri olmasa da yüzüne, ağzına, burnuna dokunup bir başka ortama elleriyle virüsleri yayacaktır.   İnkâr Etme, Kabul Et İnkâr etmeyin artık, virüs var ve yayılma hızı yüksek.  Bizlerden yapılması beklenenler çok basit. Ellerin sık yıkanması, maske takılması ve başka kişilerle aradaki mesafenin korunması. Üzerine düşen görevi yapmayıp, bu kadar kolay önlemleri almayıp covid 19 salgınının bir an önce bitmesini, her şeyin eskisi gibi olabilmesini dilemek hiçbir işe yaramaz. Bir kişinin oturduğu yerden bir başka mekâna gitmeyi isteyip de yerinden kıpırdamamasına ve neden gidemediğine hayıflanıp, sorgulamasına, başkalarını suçlamasına benzer bu tutum.  Toplumdaki herkesin üzerine düşen sorumlulukları yerine getirme konusunda kendini sorgulaması gerekir. Her gün açıklanan 1000'li rakamların ya da yoğun bakıma alınanların içinde yer alıp almamak kendi elimizde.  Bize bir şey olmaz diyenlerin bu mantıksızlıktan vazgeçip, başkalarına oluyorsa bize de olur demesi, bir başkasının hastalığa yakalanmasının veya hayatını kaybetmesinin sebebi olmaması dileğiyle. M.Özdaş      

Büyüklenme, Limitlisin!

Dünyada görülmeye, duyulmaya, bilinmeye, yaşanmaya değer çok şey var ama bu nasıl olacak? Duyularımız yeterli mi, her şeyi görüyor, duyuyor ve biliyor muyuz? Biyolojik olarak gözlerimiz görüyor, kulaklarımız duyuyor ve aklımız çalışıyor olabilir. Bütün bunlar insanı, dünyayı ve evreni anlamaya yeter mi? Hayır, yetmez. Peki, neden? Biraz düşünelim. Göz, yaşanılan çevreyi tanımak, fark etmek, tek başına yardımsız yaşayabilmek konusunda önemli bir organdır ancak insanlar dâhil olmak üzere basit ya da gelişmiş göz yapısına sahip olan tüm canlılarda görme duyusu sınırlıdır. Canlılar her dalga boyunu göremez, sadece algılayabildiği dalga boylarına bağlı kalarak yaşamı ve durumları yorumlayabilir. Görünür Işıkla Sınırlıyız Güneşten yayılan elektromanyetik radyasyon (elektromanyetik tayf) farklı dalga boylarına sahiptir. İnsanlar sadece görünür ışık denilen sınırlı bir alandaki (tüm elektromanyetik spektrumun yaklaşık olarak yüzde 0,0035’i) dalga boylarını görebilmektedir çünkü gözdeki fotoreseptör denilen özelleşmiş hücreler (koni hücreleri) elektromanyetik bandın bu aralığına duyarlıdır. Görünür ışık 380 ile 700 nm (nanometre: milimetrenin milyonda biri ya da metrenin milyarda biri) arasındaki dalga boylarına sahiptir. Diğer bölgeler insanların biyolojik olarak algılama limitinin dışındadır yani mor ışıktan sonrası (mor ötesi, X ışınları ve gama ışınları ) ve kırmızıdan sonrası ( kızılötesi, mikrodalga, radyo dalgaları ) insanlar tarafından çıplak gözle görülememektedir. Yılanlar Kızılötesi Işınları Görebiliyor İnsanlar dâhil sıcakkanlı canlılar kızılötesi ışınım yaparak ısı yaymaktadır. İnsanların göremediği kızılötesi dalga boyları bazı hayvanlar tarafından fark edilebilmektedir. Örneğin, yılanlar kafalarındaki kızılötesi sensörler sayesinde geceleri etraftaki canlıları ısı şeklinde algılayarak görmekte ve kolayca avlanabilmektedir. Arılar UV Işınlarını Görebiliyor Arılar UV (ultraviyole ya da mor ötesi) ışınları görme yeteneğine sahiptir. Bu nedenle arılar bir çiçeğin rengini insanlardan çok farklı görmekte, UV ışık desenlerini görmeleri sayesinde çiçeklerin doğrudan polenlerine ulaşabilmektedir. Arı gibi böceklerden başka bazı balıklar, kaplumbağalar, kertenkeleler, kuşlar ve bazı memeliler (kemirgenler, ren geyikleri)  UV dalga boylarını görebilmekte ya da tepki gösterebilmektedir. Görmesek De Yararlanıyoruz Bugünlerde coronavirüs salgını nedeniyle sık duyulan morötesi ışınlar, mikropların arındırılması ( UV hava sterilizasyonu) işlemlerinde ve sahte paraların tanınmasında kullanılabilmektedir. Kızılötesi ya da infrared ışınlar da insanların yaşamında farklı alanlarda kullanılmaktadır. Bu alanlardan biri TV kumandalarıdır. İnsan vücudu da ısı şeklinde kızılötesi bölgede ışınım yapar. Termal kameralar ve gece görüş gözlükleriyle kızılötesi dalga boyları ve dolayısıyla bunları yayan canlılar algılanabilmektedir. İnsanların göremedikleri fakat atmosferde veri taşıyan radyo dalgaları (frekansları çok küçük olan uzun dalga boyları) ile insanlar radyo ve TV dinleyebilmekte, izleyebilmektedir. Telefon ve telsizle haberleşme de temelde radyo dalgaları sayesinde, belirli frekans aralıklarında gerçekleşmektedir.  Dünya dışındaki yıldızlar, gezegenler, kuyrukluyıldızlar gibi gök cisimlerinden de radyo dalgaları, kızılötesi dalgalar yayılmakta, özel aletlerle algılanarak bunların gözlemleri ve takipleri yapılmaktadır. Her Sesi Duyamıyoruz Her dalga boyunun görülememesi gibi her titreşim de duyulamaz. İnsanlar sadece 20-20000 Hertz (Hz) arasındaki, mavi balinalar ise 2 ile 20 Hz arasındaki titreşimleri duyabilir. Güvercinler 0,1 Hz, filler 1 ile 20.000 Hz, katil balinalar 0,5 ile 125.000 Hz, yarasalar 2000 ile 110.000 Hz, köpekler 65 ile 45.000 Hz arası titreşimleri duyabilmektedir. Görülüyor ki insanlar sadece izin verildiği kadarını görmekte, duymakta, anlamaktadır.  Bu gerçeklere rağmen birçok insanın fütursuzca her şeyi bildiğini, anladığını iddia etmesi büyüklük taslamaktan başka bir şey değildir. İnsanlar büyüklenmek yerine sınırlı duyularla da olsa araştırmalı, kafa yormalı, bilgiye değer vermeli, gerekirse tartışmalı ama bunu kavgaya, hakarete ve yıkıma dönüştürmemeli, doğru ile yanlışı ayırt etmeye, yaşamı ve olguları anlamaya çalışmalıdır. Dünya denilen bu küçük ve geçici evde herkesin onurlu yaşayabilmesi, geriye sadece güzellikler ve iyilikler bırakabilmesi dileğiyle…

Çıkmak Mı Zor, Kalmak Mı?

Birkaç aydır dünya koronavirüs pandemisi ile mücadele ediyor. Hemen her gün farklı haber kanallarında konuyla ilgili uzmanlar bilgilendirmeler, uyarılar yapmakta. Buna rağmen eğitim seviyesi fark etmeksizin çoğu kişi bilimin ortaya koyduklarını ve hızlı yayılma özelliğine sahip olan virüsün yarattığı salgını hafife alma eğiliminde.  Evde kalması istenen belirli bir yaş grubu ve bunların arasında olan ileri yaş grubunu sonuçlar kendilerini etkilemeyeceği için rahat olan, gaza getirmeye çalışanlar var. Şimdi soralım, dışarıda olmak mı zor, evde kalmak mı? Evde kalmak, kısıtlı yaşamak elbette zor ama hala kabullenmemekte ısrar edenlere yeniden hatırlatalım, risk oranı artan ileri yaş grubu için bu mutlak gerekli. Süreç ilerledikçe belki onlar da normalleşme sürecinin içine dâhil edilecek, bu yüzden saygıdeğer büyüklerimizin ve sevgili küçüklerimizin biraz daha sabır göstermeleri gerekiyor. Peki, ya dışarıda olmak? O da zor çünkü dışarısı içerisinden daha riskli. Dışarıda olanların kullanım oranı artmış olsa da doğru maske kullanımı bunca bilgilendirmeye rağmen hala az.  Çıkanlar mutlaka rastlamıştır yanlış kullanım örneklerine. Şimdilik aklıma geliverenler şunlar: Ruj sürmüş, görünsün diye maskesini çenesine indirerek dolaşan hanımefendiler, maskesini aşağı indirip konuşa konuşa, ki eğer virüse sahipse etrafa yayarak yürüyenler, maskesini tek kulağına takıp diğer yandan aşağı sarkıtanlar, sık sık eliyle maskesinin en tehlikeli bölgesi olan ön yüzüne dokunup ileri geri çekiştirenler.  Listeye, tek kullanımlık cerrahi maskesini yıkayarak bir defadan daha fazla kullanmaya devam edenlerin var olduğunu da eklemeliyim. Çok söylendi ama bir kez de ben hatırlatayım: -Cerrahi maskeler ağız ve burunun tamamını iyice kavramalı (küçük de olsa mevcut boşluklardan virüs kolaylıkla girebilmektedir), yanak kenarlarında boşluk kalmamalıdır -Cerrahi maskeler tek kullanımlıktır. -Cerrahi maskeler yüzde yüz koruyucu değildir ancak doğru kullanıldığında virüs bulaşma riskini en aza indirir. -Cerrahi maskelere elle dokunulmamalıdır çünkü sonrasında o ellerle hiç farkında olmadan gözlere, maskeyi ileri geri çekiştirirken buruna dokunmak virüsün bulaşmasını sağlar. -El hijyeni önemlidir ama tek başına, doğru maske kullanımı olmadan tam anlamıyla koruyucu değildir. AVM’ler, kafeler, restoranlar ve benzeri yerler açıldı ancak gitmek mecburi değil!  İlle de gideceğim, dışarıda yemek yiyeceğim diyenler virüsün hala ortalarda dolaştığını ve kendine bir konak bulup üremek için fırsat kolladığını bilerek, doğru maske kullanımına, hijyene, sosyal mesafeye azami dikkat göstererek gitmeli. Çıkmak benim doğal hakkım diyenler kalabalıktan uzakta, sakin bölgelerde olmaya özen göstermeli. Yeterince tedbir almayan, aldığını zannederken dikkatsiz davrananlar bilmeli ki coronavirüs zengin, fakir, genç ya da yaşlı ayrımı yapmadan herkesi kolayca enfekte edebiliyor. Devam eden pandemi sürecinde herkesin virüs yayıcısı olduğu varsayımıyla hareket edilmeli ve bilimin öngörülerine, ortaya koyduğu bilgi ve uyarılara önem verilmeli. Aksi halde bu işin akıbeti belli ve enfekte olanları bekleyen sürecin ne derece zor geçeceği önceden tahmin edilemez. Artık daha yakın olmak ve kucaklamak istiyoruz uzak kaldığımız sevdiklerimizi ama biraz daha sabretmemiz gerekiyor.  Kucaklamaktan söz açınca aklıma Z.Livaneli’nin “Ada” adlı şarkısı geliyor. Şarkının sözlerinin bir kısmı sanki bugünleri tanımlıyor. Diyor ki: Bir kıyıdan baktım dünyaya Ellerimde tuz, avucumda sedef Bir mavilik, bir açıklık Özgürlük hasreti Yüreğime vuruyor Nerede, nerede insanlar? ....... Hava, martılar, ışıklı şehir Sarhoş ediyor beni yosun kokusu Hilesiz kucaklamak istiyorum Dünyayı, şehri ve seni Elbette daha özgür olacağımız, yakınlarımızı doya doya kucaklayacağımız günler gelecek.  O günler gelinceye kadar ölçülü yaşamak durumunda olsak da evdeysek, evde kalmalıysak aile bireyleri ile yapılacak sohbetlerin, birlikte geçirilen zamanların,  izlenebilecek belgesellerin, filmlerin; dışarıda olabiliyorsak fazla kalabalığa karışmadan güneşin, çiçeğin, böceğin, kısacası yaşamın tadını çıkarmaya çalışalım ve negatif duyguları en aza indirelim.  Dünyayı güzelleştiren insan, insanı güzelleştiren giyim kuşam ya da makyaj değil yapıcı, olumlu düşüncelerdir. Güzel düşünelim, hep birlikte güzelleşelim.  Sağlıcakla kalın. M.Özdaş

Daha Fazla Yazarın Diğer Yazıları »