FAİR-PLAY ENAYİLİK Mİ?

Çiğ süt emmiş olan biz ademoğulları olarak, iyiden ve güzelden yana her ne varsa benimseyip sahiplenmeye meyilliyizdir, meyilli olmasın da.. Ah birde olayı sırf lafta bırakmayıp özümseyip, sindirerek icraatta yansıtabilsek..!

“Fair” ifadesi kısacası “Dürüstlük ve Etik” anlamında kullanıldığı için, Fair Play demekte “Düzgün Oyun” manası taşır. Dünya da ilk kez 1982 Yılında Fransa’nın Paris şehrinde kurulan ve spor müsabakalarındaki “Etik değerlerin ödüllendirilmesi ve teşvik edilmesi” gibi amaçlarla kurulan Uluslar arası kurumun, Türkiye temsilciliği tarafından, Konya Amatör Küme grup maçlarının birinde “Derbentspor - Çumraspor” maçındaki kaleci İsmet Karababa’nın, dünyada benzerine ender rastlanır bir davranışından dolayı “Dünya Büyük Ödülü” nü alan ilk sporcu olduğunu bilenlerimizin, bilmeyenlerden çok az olduğunu tahmin ediyorum.

Uzun yıllar aynı apartmanda kat-kapı komşum olarak yakinen tanıdığım, şehrimizin bu müstesna şahsiyetinin 1983 yılından bugüne kadar aldığı Türkiye ve Dünya çapındaki fair play ödüllerinin reklamını yapacak değilim.
Ancak Konya’mızın toplam kalite ve marka değeri olarak yılladır “Mevlana ve Etliekmek” olgularının yanına bir üçüncü değeri çıkartamadığımız gerçeğini düşünce, acaba dedim acaba..

“FAİR PLAYİN MERKEZİ KONYA” sloganı makro ölçekli bir proje yapsak ve dijital sosyal medyanın nimetlerinden de faydalanarak, kürsel çapta bir algı oluşturma cesaret etsek çok mu zor?
Zaten Dünyadaki tek “FAİR PLAY MÜZESİ” Karatay ilçemizdeki Olimpiyat Parkında değil mi? (Gerçi bu gerçekten habersiz öyle çok yöneticimiz bile var ki.)
Dünya’da gerek bireysel olarak fair play davranışları dolaysıyla, gerekse takım bazında “Konyaspor Genç Takımı” ile hak ederek kazanılmış onca uluslar arası tescilli başarı belgelerimiz aşikâr iken…
Üstelik (Allah uzun ömür versin) tüm bu örnek davranışların mimarı Sayın İsmet Karababa henüz hayatta ve şehrimizde böylesi bir proje için samimiyetle yanıp tutuşurken… Bu şehrin etkili ve yetkili akil insanları neden Sayın Karababa’ya sahip çıkmazlar, oldukça garip ve düşündürücü değil mi?

Acaba diyorum acaba..? Sözde ve resmiyette etkili ve yetkili koltuk sahiplerinin hayata ve insana bakış açıları ile Karababa’nın bakış açıları arasındaki fark uçurumlar kadar mı ki bu müstesna insan kendi çapında ve kendine yakışan bir vakurlukla acizane çırpınır durur, şehri ve insanı adına.

Kendilerine “Siyasetçi” de denilen bu etkili ve yetkili zat’lar, meslekleri olan siyasetin tanımı ve doğası gereği “FAİR” davranmaktan ne kadar uzak ve hatta siyasetin gereği, “amaca ulaşmak adına her yol mubahtır ve zorlamak gerekir” prensibiyle çakıştıkları için mi bu tür projeler ve şahsiyetler onlara göre “Enayilik” ten öte bir anlam taşımadığını düşünüyor olabilirler mi?

Öyle ya bir tarafta “Herkese ve her şey rağmen, her ortamda dürüstlük” prensibine sıkı sıkıya sarılırken, diğer tarafta siyasi politikalar üretmek ve uydurmak prensibe sığınan bir kesim.
Sporda fair play ne kadar uygulanabilir ya da uygulanmakta bilemem ama kesin olarak bildiğim bir şey varsa, günümüz dünyasınında insanımızın her ama her alanda, eskisinden çok daha fazla “Fair Play” ruhuna uygun davranışlara ihtiyacı var. Ve onun için hazır elimizdeki bu uluslar arası tescilli başarı ve mimarı da göreve hazır iken özellikle genç nesillerimize yönelik “Yüksek Ahlaki Davranış” kuralları içerikli makro bir projenin derhal şehrimizde hayata geçirilmesi gereğine inanıyor ve iddia ediyorum.
Kim bilir bu sayede bu fair play ruhundan sadece spor dünyası değil, ekonomi ve ticaret dünyası ile özellikle siyaset dünyası da payına düşeni alır..!

“Dürüstlük pırlanta gibidir. Karanlık ortamlarda pek fark edilmese de kıymetinden bir şey kaybetmez. Ancak aydın insanların bulunduğu yerlerde kıymetiyle fark edilir.” 

Yazarın Diğer Yazıları

SEVDİKLERİMİZİ DEĞİŞTİRME SAPLANTIMIZ.!

Sevdiklerimizden yada sevenlerimizden yüzde yüz verim alamadığımız veya menfaat beklentimiz karşılık bulmayınca, bir anda olmasa da, farkında olmadan frekans değişimine evrildiğimiz, aşikar bir gerçeğimizdir. Toplum içerisinde gerek siyasi, sportif ve kültürel anlamdaki konumumuz ve beklentilerimiz ile gerekse özel duygusal hayatımızdaki bazı konulardaki beklentilerimizin gerçekleşmesi ümidiyle arayış ve ön değerlendirme aşamalarımız sonrası kendimize yakın tercihlere yakınlaştığımız ve sosyal ilişkiye başladığımız noktaya kadar bir sorun yokken.. Muhatabımızla olan ilişkilerimizin başladığı andan itibaren başlayan “Mücadele Serüveni” sürecimizi, genel anlamda şöyle bir düşündüm de ne kadar, nankör ve bencil bir yaratık olduğumuz gerçeğinin altını bir kez daha çizmek durumunda kaldım. Beğenip hoşlandığımız ve sonrası sevgi besleyip aşık bile olduğumuz, karşı cinsten biriyle olan medeni münasebetlerimizi düşündüm de… Bir noktadan sonra hemen hemen bütün çabamızın “Karşımızdaki kendimize dönüştürme ve değiştirme..” gayreti ve hatta kavgasından ibaret olduğunu gözlemledim. Daha dünlerdeki mevcutları ile beğenip sevdiğimiz ve bu gerekçeyle hür irademizle frekans ayarımızı bile buna göre revize ettiğimiz muhatabımızı, bugünlerde hatta yarınlar için nasıl değiştirme takıntısı, hatta saplantısına girdiğimizin gerçeğinin acaba kaçımız farkında yada yüzde ne kadarımız farkında bile olmadan bu saplantının içerisinde ne felaketlere doğru kulaç atmaktalar. Aynı durum sportif ve siyasal ilişkilerimizde de mevcuttur. Kişi bilerek isteyerek ve tercih ederek mensubu olduğu yada aidiyet duyduğu bir kulüp, dernek yada partideki sosyal münasebetleri belli bir seviyeye geldikten sonra başlıyor, tıpkı yukarıdaki örnekte olduğu gibi, tıpatıp kendi görüş ve düşüncesinde bir modele dönüştürme çabasıyla, gereğini yapmanın plan ve uygulamalarına. İlla değiştirecek ve yüzde yüz kendi istediği gibi bir yapıda kendine de uygun bir pozisyon belirleyecek.  Yada bu durumların tam tersi olan “BİAT” kültürünün ta kucağında buluyor kendini insanoğlu. Mensup olma ve aidiyet dürtüsü gereği yakınlaştığın bir yapının çekim gücü ve önceden planlanmış bazı unsurlar yüzünden kendini öyle bir girdabın içinde ve ortasında buluyor ki insan… Değiştirme çabası bir yana, lider, başkan yada önderine teslimiyet, marabalık ve hatta fedailikte sınırları zorlayan bir kişiliğe dönüşüveriyor farkında olmadan. Oysa bence her iki saplantının da kabul edilmeyip, ne değiştirme ve kendine benzetme takıntısının olmadığı.. Nede biatla tam teslimiyet sapkınlığının olmadığı bir orta yol mümkündür ve vardır da. Yeter ki biz yüze yaratanımızın bize bahşettiği en kutsal varlığımız olan “AKIL” melekemizi yeterince ve layıkıyla kullanıp gereğini yapalım. Sevdiklerimizi mevcutları ile oldukları gibi kabullenmenin tadını çıkartmak ve kimseye biat etmeden saygı, sevgi ve evrensel edep kuralları ile temel insani değerlerden sapmadan “İnsan gibi” şu fani dünyadaki üç günlük ömrümüzü cennet timsali yaşamamız çok mu zor. Cenneti yaşamak için bu dünyayı cehenneme çevirmek ve işimize geldiği gibi fırıldak olmak zorunda mıyız? Bence insan olmanın ilk ve tek şartı olan aklımızı layıkıyla kullanmamız halinde hem dünyamız hem ahretimiz adına cennetlik bir birey olarak kabul görmemiz mümkün. Ama bunu yeterince ve samimiyetle isteyip, samimi niyetimizi hissettirebilelim.  Parola: Samimiyet. Şifre: Güven. Gerisi film fırıldak ve hikaye.

FAİR-PLAY ENAYİLİK Mİ?

Çiğ süt emmiş olan biz ademoğulları olarak, iyiden ve güzelden yana her ne varsa benimseyip sahiplenmeye meyilliyizdir, meyilli olmasın da.. Ah birde olayı sırf lafta bırakmayıp özümseyip, sindirerek icraatta yansıtabilsek..! “Fair” ifadesi kısacası “Dürüstlük ve Etik” anlamında kullanıldığı için, Fair Play demekte “Düzgün Oyun” manası taşır. Dünya da ilk kez 1982 Yılında Fransa’nın Paris şehrinde kurulan ve spor müsabakalarındaki “Etik değerlerin ödüllendirilmesi ve teşvik edilmesi” gibi amaçlarla kurulan Uluslar arası kurumun, Türkiye temsilciliği tarafından, Konya Amatör Küme grup maçlarının birinde “Derbentspor - Çumraspor” maçındaki kaleci İsmet Karababa’nın, dünyada benzerine ender rastlanır bir davranışından dolayı “Dünya Büyük Ödülü” nü alan ilk sporcu olduğunu bilenlerimizin, bilmeyenlerden çok az olduğunu tahmin ediyorum. Uzun yıllar aynı apartmanda kat-kapı komşum olarak yakinen tanıdığım, şehrimizin bu müstesna şahsiyetinin 1983 yılından bugüne kadar aldığı Türkiye ve Dünya çapındaki fair play ödüllerinin reklamını yapacak değilim. Ancak Konya’mızın toplam kalite ve marka değeri olarak yılladır “Mevlana ve Etliekmek” olgularının yanına bir üçüncü değeri çıkartamadığımız gerçeğini düşünce, acaba dedim acaba.. “FAİR PLAYİN MERKEZİ KONYA” sloganı makro ölçekli bir proje yapsak ve dijital sosyal medyanın nimetlerinden de faydalanarak, kürsel çapta bir algı oluşturma cesaret etsek çok mu zor? Zaten Dünyadaki tek “FAİR PLAY MÜZESİ” Karatay ilçemizdeki Olimpiyat Parkında değil mi? (Gerçi bu gerçekten habersiz öyle çok yöneticimiz bile var ki.) Dünya’da gerek bireysel olarak fair play davranışları dolaysıyla, gerekse takım bazında “Konyaspor Genç Takımı” ile hak ederek kazanılmış onca uluslar arası tescilli başarı belgelerimiz aşikâr iken… Üstelik (Allah uzun ömür versin) tüm bu örnek davranışların mimarı Sayın İsmet Karababa henüz hayatta ve şehrimizde böylesi bir proje için samimiyetle yanıp tutuşurken… Bu şehrin etkili ve yetkili akil insanları neden Sayın Karababa’ya sahip çıkmazlar, oldukça garip ve düşündürücü değil mi? Acaba diyorum acaba..? Sözde ve resmiyette etkili ve yetkili koltuk sahiplerinin hayata ve insana bakış açıları ile Karababa’nın bakış açıları arasındaki fark uçurumlar kadar mı ki bu müstesna insan kendi çapında ve kendine yakışan bir vakurlukla acizane çırpınır durur, şehri ve insanı adına. Kendilerine “Siyasetçi” de denilen bu etkili ve yetkili zat’lar, meslekleri olan siyasetin tanımı ve doğası gereği “FAİR” davranmaktan ne kadar uzak ve hatta siyasetin gereği, “amaca ulaşmak adına her yol mubahtır ve zorlamak gerekir” prensibiyle çakıştıkları için mi bu tür projeler ve şahsiyetler onlara göre “Enayilik” ten öte bir anlam taşımadığını düşünüyor olabilirler mi? Öyle ya bir tarafta “Herkese ve her şey rağmen, her ortamda dürüstlük” prensibine sıkı sıkıya sarılırken, diğer tarafta siyasi politikalar üretmek ve uydurmak prensibe sığınan bir kesim. Sporda fair play ne kadar uygulanabilir ya da uygulanmakta bilemem ama kesin olarak bildiğim bir şey varsa, günümüz dünyasınında insanımızın her ama her alanda, eskisinden çok daha fazla “Fair Play” ruhuna uygun davranışlara ihtiyacı var. Ve onun için hazır elimizdeki bu uluslar arası tescilli başarı ve mimarı da göreve hazır iken özellikle genç nesillerimize yönelik “Yüksek Ahlaki Davranış” kuralları içerikli makro bir projenin derhal şehrimizde hayata geçirilmesi gereğine inanıyor ve iddia ediyorum. Kim bilir bu sayede bu fair play ruhundan sadece spor dünyası değil, ekonomi ve ticaret dünyası ile özellikle siyaset dünyası da payına düşeni alır..! “Dürüstlük pırlanta gibidir. Karanlık ortamlarda pek fark edilmese de kıymetinden bir şey kaybetmez. Ancak aydın insanların bulunduğu yerlerde kıymetiyle fark edilir.” 

HARAMZADE ADALETİ

Gelin isterseniz, yazımızın başlığındaki kelimelerin, genel kabul görmüş sözlüklerdeki anlam karşılıkları ile yazımıza başlayalım. Haramzade: “Piç ve Haramla beslenen kişi ve çocukları” karşılığına rastladım. Anası belli olsa da, babasının soyu tartışmaya açık karanlıkta olan kişi anlamında da kullanılan Haramzade sıfatı, genellikle hayatta ve ayakta kalması için hak etmediği bir takım dünyalıklar sayesinde yaşamını sürdürmekte olan kişilerin bizzat kendileri ile onların bu kaynaktan beslediği evlatlarına da denir. Adalet: Kelimesinin tanımına gelecek olursak, Hak ve hukuk’a uygunluk, doğru ve adil olma anlamı noktasında insanlığın mutabakatı malumdur. Haramzadelik kişisel bir sıfattan öte geçemezken, Adalet kavramı ise gerek bireysel, gerek kurum ve kurumsal anlamlarının yanı sıra özellikle toplulukların millet olması noktasının bir adım ötesi olan Devlet kavramında, en esaslı temel unsurdur. “Devletin dini adalettir” evrensel prensip gereği, kişilerden daha çok devletin adaletli olması beklenir. Nihayetinde devlet denilen olgunun içini dolduracak olan insan faktörü olduğuna göre de olayı “Tavuk mu yumurtadan çıkar, yumurtamı tavuktan..?” boyutuna taşımadan asıl olan gerek vatandaş bazında, gerekse kamu görevlileri ve yöneticilerinin cibilliyeti ile aldığı eğitim ölçüsünde Adaletli olmalarının ortalaması kadardır, o ülkedeki adalet seviyesi. Gelelim günümüz Dünyasındaki ve Türkiye’sindeki yönetenler ile yönetilenler ortalamalarının ne ölçüde Haramzade olup olmadıkları ile Adalet unsurunun kimlerin elinde nasıl kullanıldığı ve ne anlam taşıdığı mevzularına… Benim bu konularda ki bakış açımı ve genel anlamda değerlendirmelerimi sıkı takipçilerim çok iyi bilir. Fakat bu yazım içinde iki çift kelam etmem gerekirse, “Bence tüm dünya geneline paralel olarak ülkemde de haramzade sayısındaki artış hızı, geçtiğimiz asırlara göre sanırım rekora koşmakta… Dolayısıyla da bunca haramzadenin harman olduğu toplumlar ve milletlerde de gerçek anlamıyla Adalet kavramından dem vurmak yada adaleti beklemek de zor yada imkansıza yakın bir beklentiden öte geçemez.  Ancak hükmetme ve iktidar olma gücünü ele geçirmiş olan siyasilerin söylemlerine bakacak ve o toplumu bu duruma getirmiş olanların görüş ve iddialarına bakacak olursak, “Memlekette her şeyin güllük gülistanlık olmasa da, kendilerinden önceki dönemler ve farklı alternatiflerle mukayeseler yaparak, mutlaka kendilerini haklı çıkartacak bir söylem yada bahane bularak topu taca atacakları aşikardır. Sonuç olarak yüce dinimiz ve kutsal kitabımızda da belirtildiği üzere “Size neye layıksanız, o şekilde idare edilirsiniz” misali, layığımızı yaşıyoruz vesselam. “İki soğan soyuluyorken ağlıyor da gözler, Memleket soyulurken, alkışlıyor öküzler.”

IRZI GIRIK SOYSUZLAR.!

Türk düşmanı uyuz yaratıklar! Zamanın henüz daha müsait olmadığı inancıyla soyunu açık edemeyen genetik arızalı bedbahtlar, bunun ezikliği altında uyuz olup kaşınma ihtiyacı duyduklarından olacak ki her fırsatta TÜRK'E sürtünüp sataşmakla tedavi olacaklarını zannederler.   Türk'ün azâmeti, asâleti ve ihtişamı karşısında kaşıntıları tutan bu uyuz eşekler, her kaşıntıları tuttuğunda anırıp bağırırlar;   Türk diye bir millet yoktur... İstiklâl Marşı kaldırılmalıdır... Bayrağın şekli böyle olmamalıdır... Devletin ''TC'' ismi değiştirilmelidir... Anayasanın ilk dört maddesi silinmelidir... ''Ne Mutlu Türk'üm Diyene'' sözü bölücülüktür... Bu ülke, 36 ayrı etnik kökenden oluşan bir mozaiktir... Türk ismi Anayasadan kaldırılmadığı müddetçe demokrasi gelmez...   Her yılana bir asa, Her Firavun'a bir Musa, Her Nemrut'a bir İbrahim, Her Bolu Beyine bir Köroğlu, Her uyuz eşeğe de bir kaşağı vardır elbet   *** On numara yıldız diyebileceğim bu yazının altına imzamı attıktan sonra iki çift kallavi kelamda ben etmezsem olmaz.. İnsanlık tarihi, medeniyetler tarihi, dinler tarihi yada coğrafyalar tarihi… Aklınıza hangi tür tarih gelirse ve olabildiğince objektif bir yaklaşımla her kim değerlendirirse değerlendirsin, tarihte değişmeyen iki sosyolojik gerçek vardır ki, bunlardan biri, “İnanç ve din istismarı gerçeği…” Diğeri de “Soy, ırk ve cibilliyet gerçeği…” Tarihin her döneminde bu iki sosyolojik ve psikolojik gerçek, gücü ele geçirmek adına da, gücün bekası adına da kullanıla gelmiştir. Ve halen günümüzde de en çok başvurulan konu başlıkları olarak anlam ve önemini muhafaza etmektedir.   İnanç ve dini değerlerin, her dönemde güya değişmez bir sabiti varsa o da “Kişinin neye ve nasıl inandığı, ikinci ve üçüncü kişilerden çok, hatta içerisinde bulunduğu toplumu yada idarecilerden ziyade kişinin kendi ile inandığı “Değer” arasında bir mevzu ve olgudur. Tüm Hak ve Batıni dinlerde ekseriyetle durum buna yakındır. Oysa Soy, ırk ve cibilliyet mevzusunda durum hiçte böyle olmayıp, toplumları millet yapan, milletlerinde devlet kurmasının en temel ve belirleyici unsuru her dönem (istisnalar hariç) soy unsuru olmuştur. Soy’u olmayana soysuz, olana ise soylu denilmesinin, günümüzde hakaret ve iltifat yüklü anlamlar taşıması da bu ifadelerin tarihi miraslarının bir tezahürü olsa gerek.   Dünya İnsanlık ve Medeniyetler Tarihine adını altın harflerle yazdıran “Türk Milletinin” günümüzdeki mirasçılarına gelecek olursam… Millet kavramının içini dolduran iki temel unsur olan “Vatandaş ve Devlet” olgularından vatandaş ayağında ciddi derecede bir tehlike şimdilik söz konusu değildir. Ancak Devlet ayağında, nöbetçi görevinde bulunan hükümet edenlerin siyasi bakış açılarından kaynaklanan “Devlete Saygınlığın Yitirilmesi” tehlikesinin ileride milleti zora sokacak süreçlere sürüklemesi muhtemeldir.   Bence Devlete vekalet eden siyasilerin, soylarının asaletini bir kenara bırakarak (Irkçılıktan kaçınma bahanesiyle) sırf din odaklı bir yönetim ve kültür sistemini topluma direkt yada dolaylı olarak empoze etmeyi politika edinirlerse ki öyle görünüyor.. İşte o zaman Millet kavramı ve olgusu için tehlike çanları yakındır ve o milletin, toprakları üzerinde gözü olan şer ve güç odaklarının ekmeğine yağ sürülmüş olur.  Devleti ve milletiyle Türkiye Cumhuriyetine göz dikmiş olanların, tarihten çıkaracakları tüyo ve kopyalarla “Türk’ü Türk’e Kırdırma” projelerine gün doğacağından, içte ve dışta bu projeye taşeron bulmakta zorlanmayacaklardır. Sonuç olarak demem o ki dostlar; Herkesin inancı da dini de özellikle ve öncelikli olarak kendini ilgilendirir ve kişiye özeldir. Ama Soy birliğimiz de durum hiçte öyle değil ve şayet soyumuzdan uzaklaşır da soysuzlaşırsak, işte o zaman inancımızı ve dinimizin gereğini yaşayacak ne bir devletimiz nede milletimiz kalır.  Varın gerisini siz hesap edin.

YENİ NESİL SİYASET KAZANDI

Bir tarafta Fetövari algılara malzeme anlamındaki eylem ve söylemlerin cirit attığı iktidar ittifakı ile diğer tarafta sırf muhalefet yapmak adına karşı mahalleye laf ve polemik yetiştirmekle yetinip, alternatif siyaset üretemediği algısına bürünen bir ittifak anlayışı arasında sıkışıp kalan ülke siyaseti adına dün Konya’ mızda bir ümit ışığı kıvılcımına şahit oldum.   İYİ Parti Konya İl Teşkilatının 2. Olağan Genel Kurulundan bende kalanları bu anlamda değerlendirmem gerekirse...   -Av. Gökhan Tozoğlu ile bir gün önce yaptığım röportaj sonrası edindiğim izlenim ve başkanın samimiyetine de şahit olunca... - “Bu Tozoğlu, rakibinin iki katı oyla kazanır...” demiştim. - “Rakip, eski tip siyaset ve sloganvari uslüpla rakibini tahrik ederek tribüne oynar..“ demiştim. - “Tozoğlu bu tuzağa düşmeyip cevap hakkını bile kullanmaz ve seviyeyi düşürmezse, aklıselim galip gelir..” demiştim. - Tozoğlu bir soruma cevaben “Ben ve ekibim ‘Yeni Nesil Siyaset’ politika çizgisinde ısrarcı olacaklarını, ifade ettiğinde; Bu iddiayı söylemden eyleme geçirebilirse kazanır..” demiştim. - Şahsi görüşümü merak edenlere; 3/1 ile 3/2 alırlar dediğimde bana; “Hem hemşerin, hem eski arkadaşın..” imasında bulunanlara “Köprünün altından çok sular aktı” demiştim. - 100’ün üzerinde oy alırsa yemekler benden dediklerimle, Tozoğlu kazanırsa elbisen bizden diyenlere; “Ben borcuma da alacağıma da sadığımdır..” demiştim.   Sonuç olarak anladım ki; -Yeni nesil delege;  imalı tehditler ve tribüne oynayarak, sloganvari söylemlerle bağırıp çağıranları değil, aklıselim ve sağduyulu net ifadelerle iletişim kuranları takdir ve tercih edilebiliyormuş.. -Kaybeden adaya bugünden geriye kalan; “Genel kurula ön sırada ailecek katılmak ve mikrofon tatmini” gibi olgulardan ibaret olabiliyormuş.. -Ömrünün siyaset, seçim ve sandıkla geçtiğini iddia eden birinin, kazandığı ve kaybettiği seçim sayıları arasındaki uçurumun, rekora koştuğunu  fark edemiyormuş.. -İyiler mutlaka kazanır, sloganının gerçeklik payının yüksek olduğu doğruymuş.. - Yolda bulduklarını, yola çıktıklarına tercih edenlerin, hem yolunu hemde yoldaşlarını kaybedeceği gerçekmiş.. - Cesur Yürekli görünmek adına yada Ülkücülüğün ispatı olarak masa ve kürsülere artistik yumruklar savurmanın, inandırıcı değil itici olduğu aşikarmış.. ... Vee daha neler neler!   Kısacası bugünden bana kalan; Köpeksiz köyde eli değneksiz dolaşan Cumhur ittifakının Konya ayağında, Millet ittifakının bilinçli ve seviyeli bir muhalefet kimliğine bürünmesi adına önünün açılacağına olan bir ümit bir ışık oluştu sanki..   NOT: Mevcut hiçbir siyasi parti ve lideri kendine yakın yada uzak bulmayan, acizane tam bağımsız ve tarafsız bir gazeteci olarak bugünkü demokratik ortamdan memnun oldum.

“İSTİFA ETMEK” ERDEM Mİ? ACZİYET Mİ?

“İstifa” ifadesinin kelime anlamı genelde “Ayrılma ve Bırakma” olarak bilinse de, resmi lügatlerde “Ayıklama ve Seçim” anlamının da bilinmesinde fayda var. Yani kişinin aklını kullanarak, karşısındaki birçok ihtimal ve seçenek arasından birini diğerlerinden ayıklaması ve tercih etmesidir. Bireyin ister fahri ve gönüllü olarak, isterse seçilmiş yada atanmış görevli olarak, sorumlu bulunduğu bir olgudan, ister alenen yada gizli zorlamlar yüzünden olsun, isterse hür iradesi ile ayrılmasına İSTİFA denildiğini biliyoruz. Ve bu hareket yada davranış tarzının, yapılış zamanlaması ve üslubuna göre de muhataplarınca müspet yada menfi anlam kazandığı da malumlarımızdır.   Gelişmiş demokrasiler ile ve eğitim ve kültür düzeyi yüksek toplumlarda, geri kalmış toplumlara nazaran daha sıklıkla görülen bu İSTİFA olayına, ülkemiz gibi (kimilerine göre çok geliştik ve çağ atladık, kimilerine göre ise her geçen gün geriye ve kötüye gidiyoruz) gelişmekte olan ülkeler ve toplumlarda, neden hiç görülmeyecek derecede az rastlanmasını, çapımca yorumlamak istedim de...   Acaba dedim kendi kendime “Atasözleri ve Deyimlerimizin” bu sosyolojik konuda da bir etkisi olabilir mi diye düşündüm. Öyle ya; -Kol kırılır, yen içinde kalır. -Adam dediğinin dava(!)sından dönmez. -Batmakta olan gemiyi ilk fareler ter eder. -Bırakıp kaçmak, korkaklara yakışır. Ve benzeri atasözlerimizin, İSİTİFA gibi, aslında yeri ve zamanı geldiğinde, erdemli bir davranış olarak yerine getirmemiz durumunda, hem şahsımıza hem muhataplarımıza hatta toplumumuza olumlu yansımalar ve sonuçlar doğuracakken… Bu atasözlerinin etkisinden midir ki, başlarız kendimizce bahaneler yaratmaya ve çoğu zaman madara ve komik oluruz da haberimiz bile olmaz.   “İstifa etmek bir erdem mi? Yoksa acziyetin ifadesi mi?” sorusunu yönelteceğimiz herhangi bir kişi yada kişilerin, çok fazla düşünmeden ilk etapta verecekleri ani refleks cevapları neyse, bence o kişilerin gerçek karakterleri de o’dur.  Şayet birey şahsıyla ilgili herhangi bir istifalık bir durum söz konusu değilken, kendine öylesine yönetilen bu soruya “İSTİFA ERDEMDİR” cevabını rahatlıkla verebiliyorsa ve bu cevabı savunabiliyorsa.. Bence o kişi gerçekten erdemli bir şahsiyettir ve ileride başına öyle bir durum geldiğinde de kendine yakışanı yapacaktır. Diğer başka bir birey de kalkıp, “ İSTİFA ACZİYETTİR” diyebiliyor ve savunuyorsa da, o şahıstan “Vatana-Millete, Dine-Devlete” orta ve uzun vadede asla bir fayda gelmez.  Bu tür zat’lar böylesi bir durumla karşılaştıklarında da sırpatça yüzsüzlükler yaparak, bir şekilde ele geçirdiği menfaat makamından ayrılmamak adına, kendine yakışan her türlü şaklabanlığı yaparak ve pişmiş kelle misali sırıtarak, yollarına devam etmekte ısrarcı olurlar.  Yani demek o ki, şayet bir ademoğlu hani o “Devlet, Servet, Şehvet” diye adlandırılan “Makama, Paraya, Uçkuruna” düşkün ve hatta bağımlıysa o insanda erdem aramak ve erdemli davranış beklemek ne kadar beyhude ise… Kişi kurum ve kuruluşlardan ziyade, hak’tan ve haklıdan yana duruş sergileyebilecek, yüksek karakterdeki kişilerin, benzer durumlarla karşı karşıya kalmalarında ise istifa etmelerinin önünde hiçbir engel duramaz, durduramaz…  Hatta bazı toplumlarda bu denli yüksek karakterdeki şahsiyetlerin, böylesi durumlara düşürülmeleri yada düşmeleri durumunda, değil istifa etmek, intihar bile ettikleri de aşikardır.

Daha Fazla Yazarın Diğer Yazıları »
Sayfa yükleniyor... 8 Saniye kaldı.